Hiçliğe musallat olan resimler

Hiçliğe musallat olan resimler

İbrahim Karaoğlu

Hiçliğin kıyısındaki bir sessizlikte, içindeki bitmeyen arayışların döngüsüyle başlıyor Necmettin Özlü’nün resimleri. Önce, hiçlik tanımlıyor bembeyaz tuvali; demin yüzeyde görüngüye dönüşmeden hiçbir şey; imgeler, semboller, çizgiler ve renklerin dili belirmeden. Her şey orada, bembeyaz ıssızlığın içinde saklıyken; bilmediklerimiz, görmediklerimiz daha hiçlikle tamamlarken kendini. Yarı üzerine notalar dökülmüş bir partisyonu kendine özgü imgelerin tasarımladığı düşünme alanına dönüştürür gibi yoğunlaşıyor tuvallerinin yüzeyine. Ve varoluşsal telaşları, kırılganlıkları, kaygıları, hayal bozumlarını, geçmişin izlerini, korkuları, sevinçleri, hüzünleri sorgulayarak giriyor resminin içine. Bilinçsiz, duyumsuz, belleksiz olma hallerinin varlık ve hiçlik arasındaki arayüzlerini dönüştürüyor resme. Karşıtlıkları ayrıca figürlerle keza de renklerle çeviri ediyor. Tuvallerdeki izler çağrıştırdıklarıyla, düşlerinin göstergesi imgelerle kimlik kazanıyor. Ve her devlete ait, varlık ve hiçlik arasındaki karşıtlıklar üzerinden oluşturuyor algısını. Hiçliğin varlığa oranıyla şekillenen hafıza görüngüleri bu resimler. Her şey tuvalindeki renklerin, çizgilerin, dokuların, lekelerin içsel değerleriyle belirginleşmeye, biçimlenmeye, dillenmeye başlıyor.

GÖRÜNDÜĞÜ GİBİ DEĞİL

Hiçbir şey göründüğü gibi değil; resimlerindeki çağrışımlarda rahat her şey. Hiçliğin soyut yüzünün kıyısında şekillenmiş resimler. her biri izleyicisine göndermeler yapan imgeler tutanağı. İzleyicisini sorgulayan anımsatmalar gibi. Ve Jean-Paul Sartre’ın söylemiyle “varlığa musallat olmuş hiçliği” sorguluyan resimlerle doymuş tuvalleri. Resimlerin mahremiyeti sessizce dokunuyor bakışlarımıza. Her bakışımızda yitirdiklerimizin yokluğu dokunuyor içimize; hiçliğe biçim belirlemek yok, yokluğa, görünmezliğe ve yitene dokunmak onunkisi. İçimizden hiçliğe içten akıcı korkuyla yüzleştirip, yaşama ve hesaplaşma sevincini deneyimletiyor yapıtlarıyla. İzleri yiten şeylerin boşluğunu sorguluyor. Hiçlikten bir parantezin içindeki anlam boşluğu yok ona göre yaşam; asgari resimlerinin içindeki renkler, ışıltılar ve anlamlar dek batmış. O, yaşamın anlamını anımsatmak için çekiyor izleyicisini hiçliğin kıyısına. Ve en umutsuzluğumuzda bizi sarmalayan hiçlikle hesaplaşıyor.

SENFONİK BİR HARMONI

Kimilerine kadar karanlığı, boşluğu çağrıştırır hiçlik, oysa Veciz’ye kadar; bizi saran gerçeklikten saklı kalan, resminin içinde sorgulanan bir kavram. Ola Ki de boşluğun ve karanlığın içimizdeki huzursuzluğunu sorguluyor… Resimlerin derinliğinde karşılaştığımız imgeleri, şiirleri duyumsadıkça içimizde yiten bir duygu aylaklık. Kendimizle buluştuğumuz bir eşikte, yeni bir görme biçimiyle, çağrışımların parıltısıyla karşılıyor bu resimler; biçimleri yeni anlamlar üzerinden okutuyor; ötesi hiçlik…

Her bir resmi, serginin bütününü kendi içsel değerleriyle tamamlayarak senfonik bir düzen oluşturuyor. Resimlerinin her birinin sırrı diğerinin de içinde dolaşıyor. İnsan yaşamının kırılganlığına ve sonluluğuna hiçlik üzerinden göndermeler yapıyor. Yapıtları, ona özgü göstergeleri, düşleri, düşünceleri barındıran; kendine özgü imgelerin varsıllığıyla oluşmuş büyük bir sözlük gibi. Ve içindeki her şey onun esinleriyle, ruhuyla, benliğiyle mühürlü resimler. Yeni arayışlarla genişletiyor yaratıcılığının sınırlarını.

Onun resmini sadece bugüne dek yaptıkları yok, bundan sonradan yapabileceklerinin de uçlarını ele veriyor. Her sergisi her yerde tanımlıyor sanatını. Her Zaman açık uçlu resimlerin ardındaki ve her zaman her yerde deneyerek gerçekleştiriyor kendini. Biçemsel kimliğini hiç yitirmeden, kendine özgü evrensel bir görsel dille her yerde üreterek sürdürüyor yapıtlarının döngüsünü.

Son resimlerinden oluşan “Hiçliğe Dokunmak” adlı sergi 22 Ekim’de, Ankara Soyut Galeri’de açıldı. 10 Kasım’a kadar sürecek. Daha önce görsel okumalarını yaptığım resimleri bir defa de galeride izledim. Albert Camus’nün, “Tanıdık Olmayan” romanındaki “Hiçlik kadar insanın ruhunu ezen diğer hiçbir şey yoktur” aforizması dolanıp durdu belleğimde. Ve bir kez daha sevdim Necmettin Veciz’nün hiçliğe karşısında yaşamı savunan resimlerini.

Yorum yapın